Bundan bir önceki yazımda "DIŞARIDAN DESTEK DEĞİL, ÖZ KAPASİTE" meselesini yazmıştım.
Ve diğer yazılarımda da özellikle değiniyorum STK’ların ve iş insanlarının önemini. Bu noktada ısrarla yazmaya da devam edeceğim ta ki sesimi duyurana dek! Çünkü bu konunun Kürdler için su gibi ekmek gibi gerekli olduğunu düşünüyorum.
Kendi kurumlarını, ekonomisini ve sivil aklını inşa edemeyen bir halk, başkalarının yazdığı senaryolarda kendi geleceğinin öznelliğini koruyamaz.
Bir önceki yazımda Kürtlerin kendi içindeki parçalanmışlığından, birbirimize karşı tahammülsüzlüğümüzden ve başkalarının üzerimizde hesap yapmasına imkân veren siyasal zaaflarımızdan söz etmiştim.
Şimdi meselenin başka ve hayati bir tarafına gelmek gerekiyor.
Çünkü yalnızca “birlik olalım” demekle birlik olunmuyor. Birlik; sloganla değil kurumla, kapasiteyle, ekonomik güçle, kültürel üretimle ve sürdürülebilir bir siyasal akılla inşa ediliyor. Dolayısıyla artık birilerinin bizi hatırlamasını veya birilerinin bizim adımıza karar vermesini beklemekten vazgeçmemiz gerekiyor.
Başkasının desteği konjonktüreldir; bugün yanınızda olan yarın başka bir hesap yapabilir. Ama kendi kurduğunuz kurum, oluşturduğunuz ekonomik güç, yetiştirdiğiniz insan kaynağı ve ürettiğiniz kültürel değer doğrudan sizin elinizde kalır.
Tam da bu nedenle, geçtiğimiz günlerde Sayın Hamit Bozarslan'ın ısrarla vurguladığı önemli bir mesele üzerinde durmak gerektiğini düşünüyorum. Bozarslan, Kürtlerin ekonomi, dil, sinema ve diğer alanlarda kendi kurumlarını geliştirmeleri ve güçlendirmeleri gerektiğini söylüyordu. Kesinlikle katılıyorum.
Daha önce Kürt iş insanları üzerine yazdığım yazıda da özellikle bu konuya dikkat çekmiştim. Kürt iş insanlarına burada çok öncü bir sorumluluk düşüyor. Çünkü bir halkın geleceğini yalnızca siyasetçiler kurmaz; iş insanları, aydınlar, sanatçılar, akademisyenler ve sivil toplum kuruluşları kurar. Bütün bunların ortak zemini ise güçlü kurumlarla oluşur.
Sayın Bozarslan'ın belirttiği gibi: “Kurumlaşmadan söz hakkına sahip olamazsınız.”
Kurumlarınızı güçlendirmeden ekonomik, kültürel ve siyasal anlamda kalıcı bir irade ortaya koyamazsınız. Çünkü kurum yoksa süreklilik de yoktur. Kişilere bağlı yapıların ömrü, o kişilerin siyasi ömrü kadardır; oysa kurumsallaşmış bir yapı kişilerin ötesinde yaşar.
Bu nedenle sivil toplum kuruluşlarından kültür kurumlarına, eğitimden ekonomiye, medyadan sinemaya kadar bütün alanlarda kendimizi güncellememiz gerekiyor. Özellikle imkân sahibi olanların, sermayeyi sadece bireysel ikbal için değil, toplumsal bir sorumluluk bilinciyle kendi kurumlarına aktarması şarttır.
Fakat Sayın Hamit Bozarslan'ın başka bir söylemini de sorgulamak gerekiyor. Bozarslan, “Kürtler Filistin'i desteklemek zorundadır” dedi.
Ben buradan soruyorum: Neden zorundadır?
Kürtler Filistin'i desteklememeli demiyorum. Tam tersine, bir halkın başka bir halkın yaşadığı acıya duyarsız kalmaması gerektiğine inanıyorum.
Adil olmak böyle bir şey zira.
Fakat “zorundadır” dediğiniz zaman bunun tarihsel, siyasal veya ahlaki gerekçesini de ortaya koymanız gerekir.
Kürtlerin de kendi yaşadığı büyük acılar var. Yüzüne bakmaya kıyamadığımız kara gözlü Kürt çocuklarının cenazeleri Diyarbakır'a, Batman'a, Van'a geldi. Kimi şehre elli, kimine kırk tabutsuz cenaze taşındı.
Bu çocukların annelerinin gözyaşlarını kim gördü? Babalarının sessizliğini kim duydu? Kürt şehirlerine gelen bu cenazeler ne için geldi?
O hâlde şu soruyu sormak hakkımız değil mi: Filistin, Kürtleri ne kadar ve hangi koşullarda destekledi?
Kürtlerin yaşadığı acılara aynı hassasiyet gösterildi mi?
Benim itirazım Filistin halkının acısına değil; Kürtlere sürekli birilerini savunma misyonunun dikte edilmesinedir.
Kürtler artık kendi vicdanıyla, kendi aklıyla ve kendi toplumsal çıkarlarıyla karar verebilmeli. Başkalarının belirlediği önceliklerin peşinden gideceği bir illüzyon yerine kendi önceliklerini belirlemelidir.
Kendi kurumlarınızı kurduğunuzda; ekonominizi, dilinizi, sanatınızı, medyanızı ve siyasal aklınızı da kendiniz yönetirsiniz. Ve bütün bunların sonunda, başkalarının size ne yapmanız gerektiğini söylediği bir figüran olmaktan çıkarsınız.
Artık başkalarının bizim için yazdığı senaryoları oynamayı bırakıp kendi senaryomuzu yazmak zorundayız. Çünkü kurumsal gücü ve öz iradesi olmayan bir toplumun söz hakkı da olamaz.
Perihan Yoğurtçu