Dünyada dengeler hızla değişirken, başkalarının desteğini beklemeyi bırakıp bizi vazgeçilmez kılacak ortak kapasiteyi ve siyasal gücü nasıl inşa edeceğiz?
Devletlerin size karşı yanlış bir politikası varsa ve Kürtler üzerinden bir şeyler denemeye kalkışıyorsa, kusura bakmayalım ama bu alan, Kürt siyasi aktörlerinin dolduramadığı boşluklardan kaynaklı değil mi?
Bu tarihî bir gerçektir: Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın siyasal olarak parçalanma süreci, 1639 tarihli Kasr-ı Şirin Antlaşması ile ikiye, 1923’te Lozan Antlaşması ile dörde bölünmüş oldu. Elbette Osmanlı parçalanırken o dönemin Kürt siyasal öncülerinin neden kendi kendilerini yönetebilecek sürdürülebilir bir siyasal yapı oluşturamadıkları, sahip oldukları toplumsal gücü neden yeterince siyasal kapasiteye dönüştüremedikleri ayrıca tartışılması gereken bir konudur. Geçmişi sorgulamak, yalnızca neyi kaybettiğimizi anlamak için değil, geleceği daha sağlam kurabilmek için de önemlidir.
Fakat bu tarihsel süreç içerisinde görünen en büyük meselelerden biri de şudur: Kürtlerin kendi içindeki farklılıklara karşı inanılmaz bir tahammülsüzlüğü var. Dahası, bu tahammülsüzlüğün çarpıcı bir tarafı da şudur: Kürtleri asimilasyona zorlayanlara karşı gösterdiğimiz demokratik toleransı, kendi içimizdeki farklılıklara karşı gösteremiyoruz.
Esasında bu, sosyolojik bir durumdur. Çünkü Kürtler hangi ülkenin sınırları içerisinde yaşıyorsa, istesek de istemesek de o ülkenin kültüründen, siyasal anlayışından ve toplumsal yapısından etkileniyor. Bu etkiler zamanla yalnızca günlük yaşamımızı değil, birbirimize bakışımızı, farklılıkları algılama biçimimizi ve siyasal reflekslerimizi de şekillendiriyor.
Tam da bu noktadan hareketle kendimize dönüp bakmamız gerekiyor.
Mezopotamya’nın kadim halklarından biri olan Kürtler, bugün dört farklı devletin sınırları içerisinde yaşamaktadır. Bu devletlerin siyasal sistemleri, ideolojileri, mezhepleri ve birbirleriyle olan ilişkileri birbirinden farklı olabilir. Ancak konu Kürtler olduğunda, sanki yemin etmişçesine tarih boyunca Kürtlerin kendi siyasal iradesini oluşturmasına izin vermemiş; gerektiğinde güçlerini birleştirerek Kürtlerin coğrafyasında adeta taştan duvar ördüler.
Yeter ki Kürt anasını görmesin.
Bu devletler, kendi çıkarları söz konusu olduğunda mezhep ve ideoloji farklılıklarını bir kenara bırakıp ortak bir zeminde buluşabiliyorlar. Kürtler ise tüm bu tarihsel deneyime rağmen kendi aralarında kalıcı ve sürdürülebilir bir güç birliği oluşturabilmiş değiller. Aralarındaki farklılıkları çoğu zaman bir zenginlik olarak görmek yerine, ayrışma gerekçesi haline getiriyorlar.
İşte bu nedenle, Ulusal Kongre fikri yıllardır konuşuluyor ve her dönem yeniden gündeme geliyor. Herkes bunun hayati bir gereklilik olduğunu kabul etse de söylem bir türlü eyleme dönüşmüyor.
Peki, neden?
Oysa bugün ihtiyacımız olan şey, farklılıkları aynılaştırmak değil; bu farklılıkları özenle korumaktır. Aslında Kürtler, farklılıklarıyla birlikte yaşama kültürüne yabancı değildir. Bunun tarihsel örneklerinden biri Selahaddin Eyyubi’nin yönetim anlayışıdır. Farklı inançların, kimliklerin ve toplulukların bir arada yaşayabildiği bu anlayış, bugün de bize önemli bir perspektif sunmaktadır. Günümüzde ise yaklaşık on yıl boyunca farklı halkların, inançların ve renklerin bir arada yaşadığı Rojava’ya ve Güney Kürdistan’a bakmak yeterlidir. (Rojava’nın bu özgünlüğünü ne derece koruyabildiği ise ayrıca sorgulanması gereken ayrı bir başlık olarak önümüzde duruyor.)
Dolayısıyla artık büyük güçler bizi desteklesin, birileri bizim adımıza konuşsun, birileri bizim için bir şeyler yapsın diye beklemeyi bırakmamız gerekiyor. Kürtler kendi içindeki farklılıklarıyla birlikte hareket edebildiği, kendi gücünü ve ortak kapasitesini inşa edebildiği ölçüde geleceğini de kendisi şekillendirecektir.
Asıl yapmamız gereken şudur: Bizi özne kılacak kendi öz kapasitemizi nasıl inşa ederiz? Zira kalıcı olan başkasının desteği değil, kendi kurduğunuz güçtür.
Bugün her yer toz duman.Kim ne söylese, neyi neden söylediğini anlamaya fırsat bulamadan üzerine atlıyoruz.
Boş konuşan kalemler var. Koltuk uğruna susanlar var. O koltuklara ulaşmak için yürütülen çıkar ilişkileri ise gırla...
Siyasetten bihaber oldukları halde ezberlenmiş birkaç cümleyle “öncülük” yapıp Kürtlere kaybettirenler var. Olan biten yanlışlıklara göz yummayı, ehil olmayanları karar mekanizmalarına yerleştirmeyi siyaset diye topluma yutturanlar var.
Oysa dün değişmez sandığımız dengeler bugün değişiyor. Dün güçlü görünenler bugün zayıflayabiliyor.
Yeni ittifaklar kuruluyor, yeni ekonomik ve siyasal merkezler ortaya çıkıyor. Bu sancı daha ne kadar sürer, zaman gösterecek. Ama dünya döndükçe koşullar ve dengeler elbette aynı kalmayacak.
Önemli olan, bu değişimi doğru okuyabilmek ve kendi halkımızın refahını artıracak, geleceğini güçlendirecek doğru politikalar üretebilmektir.
Bunun için öncelikle kendi içimizde yaratılan yapay kırgınlıkları ve ayrışmaları bertaraf etmemiz gerekiyor. Kendi içimizde birbirimize tahammül etmeyi öğrenmeden, dışarıdan gelen hiçbir desteğin bizi kalıcı olarak güçlendirmeyeceğini artık görmemiz gerekiyor.
Asıl mesele de burada yatıyor: Başkalarının bizim üzerimizde hesap yapmasını engellemenin ilk şartı, kendi hesabımızı kendimizin yapabilmesidir.
Bu yazıyı kaleme alırken basına düşen, Peşmerge’nin tek çatı altında birleşmesi yönündeki karar, geç kalınmış bir adım olsa da bu bilincin ve ihtiyacın somut bir göstergesidir. Umalım ki bu gelişme, kalıcı bir güç birliğine vesile olsun.
Perihan Yoğurtçu