Albert Einstein’e göre zaman, hem matematiksel olarak ölçülebilen objektif bir kavram hem de subjektif bir kavramdır. Yani kızgın bir sobaya elimizi bastığımızda hissettiğimiz bir saniyelik acıyla, sevdiğimiz kişinin yanında geçirdiğimiz bir saniyelik mutlu zaman arasında büyük bir fark vardır. Birinde zaman geçmek bilmezken, diğerinde bitmesini istemediğimiz halde hızla akıp gider. Oysa iki durumda da zaman bir saniyedir, yani aynıdır. Bu nedenle zamanın göreceli olduğunu söyleyebiliriz. Hapisteki bir insan için geçmeyen zamanın, dışarıda özgür bir insan için su gibi akması da buna örnektir.
Eğer zaman konusunu derinlemesine ele alırsak, içinden çıkamayacağımız kadar çok yeni kavramla karşılaşabiliriz. Bu yüzden fazla derine inmeden, bizi daha çok ilgilendiren yönüyle konuyu biraz daha açmaya çalışalım. Ne dersiniz? Şu an yaşadığımız çağ 21. yüzyıldır. Sahip olduğumuz teknoloji ve yaşam standartları oldukça yüksektir. Peki, gerçekten her şey düşündüğümüz gibi mi ilerliyor? Dünya nüfusu yaklaşık 8 milyardır ve gelişmiş ülkelerde yaşayan bireyler ileri teknolojiye, sağlık hizmetlerine ve yüksek yaşam standartlarına erişebilirken, dünyanın bazı bölgelerinde insanlar hala temel (elektrik, akan su gibi) ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmaktadır.
Şimdi soralım? Tüm bu imkanlardan yararlanan bir Batı Avrupa ülkesinin vatandaşıyla, örneğin elektrik veya akan su gibi ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan bir insan gerçekten aynı çağı, yani 21. yüzyılı mı yaşamaktadır? Elbette hayır. Oysa takvim olarak aynı zamandayız. Ancak yaşam koşulları bakımından farklı zaman dilimlerinde yaşıyoruz. Bugün imkanların olmadığı bir yerde yaşayan bir insanın hayatı, belki de bir Avrupalının 1900’lü yılların başındaki yaşamına benzetilebilir kadar bir kıyaslamaya gidilebilir.
Demek ki zaman denildiğinde, sadece saat, mevsim ya da takvimle ölçülen objektif bir kavram olarak düşünmemeliyiz. Zaman aynı zamanda subjektif ve göreceli bir kavramdır. Benim şu an yaşadığım bu anı, Afrika’nın ücra bir köyünde ya da başka imkanların az olan yerlerde yaşayan bir insan aynı şekilde yaşamıyorsa, o halde biz aynı zaman diliminde farklı gerçeklikler yaşayan varlıklarız. Yıl 2026 olsa da, dünyada zengin ve fakir insanlar arasında en az 200 yıllık bir yaşam ve düşünce farkı bulunmaktadır. Bu da içinde yaşadığımız dünyanın bir gerçeğidir.
Birimiz; nerede tatil yaparım? diye düşünürken, bir başkası; bugün nasıl yiyecek bulurum? diye düşünmektedir. Bazıları; fazla kilom var, bunu yerim bunu yemeyeyim diye seçim yaparken, çoğu insan da; ne bulursak karnımızı doyuralım derdindedir. Fakat her iki insan da aynı çağın insanıdır. Bunu da unutmayalım!
Son olarak, subjektif zaman dediğimiz şey insanlara hem imkan sunar hem de onları olgunlaştırır. İmkanların fazla olduğu bir ortamda yetişen bir insanın olaylara yaklaşımı ve değerlendirmesi daha gelişmiş olabilir. Ancak çok kısıtlı imkanlarla büyüyen birinin eline geçen fırsat, onu farklı yönlere sürükleyebilir. İşte Kürtçede “dûne nedî” yani dünya görmemiş anlamına gelen ifade de bunu anlatır. Bu tür insanlar konuşurken çoğu zaman önce kariyerlerinden, sonra sahip olduklarından bahseder ve söze “ben” diye başlayıp yine “ben” diye bitirirler. Eğer ellerine bir de güç geçmişse, o zaman karşılarındaki herkesi yönetilmesi gereken biri olarak görmeye başlayabilirler. Yani elinde çekiç karşıdakini de çivi gören bir zihniyetin sahibi olabilir.
Wahdi Alan Çelik