Sanat ve sanatçı ile ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşırken özellikle dikkatli olmaya çalışacağım. Konunun hassasiyeti ve ciddiyeti dışında, edebiyata bakışımı da bir nebze olsun yansıtmasından dolayı… Olaylara, olgulara, durumlara, nesnelere bakarken, değerlendirirken pozitif tarafını görmeye çalışırım. Bardağın dolu tarafını görmek gibi… Negatif bakış bizi; karamsarlığa, umutsuzluğa sürükler. Yorgun, küskün, neşesiz, bezgin bir ruh haline sürüklenmek istemiyorsanız dolu tarafına bakın.Sanat ve sanatçı ile anlattıklarınızın ilgisi nedir diye sabırsızlananlara bir çift sözümüz olacak; bardağın dolu tarafıyla ilgilenin…
Sanat ve sanatçı ile ilgili asırlardır düşünceler açıklanıyor,
tartışmalar sürüyor ve sürecek de…Her hangi bir konuda kesin yargılara varılıp,
sonuçlanmaması olumlu işarettir. Bu gelişimin ve değişimin sürdüğü anlamına da
gelebilir.
İnsanlığın en eski yaratıcı ve üretkenliğinin eserinin geçirmiş olduğu
evreler insanlık tarihinin de evreleridir. Ve ilk insanın merakını gidermek,
ruhunu iyileştirmek, ilginç farklı şeyler ortaya koymak için başladığı çizgiler
çağımızda karmaşık şekillere, eserlere dönüşerek serüvenini sürdürüyor.
Sanat bir soluktur. Yeniliktir. Soluk alana da verene de yaşam sevinci
verir. Resimden, şiirden, heykelden, edebiyattan, mimariden, türkülerden
soluklanmayan insan niye yaşar ki!
“Sanat sanat içindir”, “sanat toplum içindir” tartışmalarına
gülümseyerek bakıyorum. Ne kadar saçma, gerçekten uzak, soyut düşünceler olarak
görüyorum. Bu konuda yapılan her türden edebi, felsefi tartışmayı da boş
boğazlık olarak değerlendiriyorum.
Sanat öncelikle sanatçı içindir.
Sanatı öncelikle kendim için yaparım. Beni tatmin etmeyen, beni mutlu
etmeyen sanat benim için anlamsızdır.
Sanatı; ün,şöhret, para kazanma, hırs, güç gibi anlamsızlıklar için
yapıyorsan kalıcı bir sanat eseri de zaten ortaya çıkmaz. Dönemin veya günün
ruhuna uygun ucube, geçici bir şeyler çıkar, köpük misali çabucak kaybolur.
“Sanat sanatçıda kayboluyorsa sanattır, sanatçı sanatta kayboluyorsa
sanatçıdır.”
Sanat dünyasının içine girdikçe veya doğru deyimiyle kitaplarım
basıldıkça ilk günkü heyecan giderek sönükleşiyor mu farkında olmadan. Sakın büyük
yazar havalarına ---pozlarına--- girdiğim yanılgısına düşmeyin. Ben; her
fırsatta, her durumda, her zaman, her yerde yeniden öğrenmeye çalışan,
beklentisiz emek harcayan, sıradan bir yazarım. Meydanlarda, caddelerde, mekanlarda
havalı dolaşan “yazan” bozuntularına inat öğrenme hırsı, arzusu ve hevesi
tükenmeden yazmaya çalışıyorum. Kimselerden taltif görmek diye bir derdim yok.
Bazılarınızın kızacağını da bilerek açık yüreklilikle ve samimiyetle
paylaşmakta sakınca görmüyorum. Derdini anlat da meramına çare olmaya ve merhem
olalım fısıltılarınız kulağıma geliyor.
Makam, mevki, görünürlük, havalara girme, kibirlenme, v.b. dertlerin ve
amaçların yok anladık. O zaman; dertsiz başına niye dert alıyorsun. Arada
birilerinin çıkarına çomak sokmak, akıllarda geçmeyen, uyuşmuş beyinleri uyarma
senin neyine… otur oturduğun yerde. Güllük gülistanlık gezegenin rengini,
dokusunu, gidişatını, ahvalini bozmadan sessizce ömrünü tüket ve sonunda
gideceğin yer her neresiyse oraya sessizce git…
Heyecanını tüketmiş, öğrenme arzusunu yitirmiş, var olma ve kendi olma
haline hiçbir zaman ulaşamayan, özgünlük ve özgürlükten zerrecik haberdar
olmayan, monotonlaşmış bir hayatın çarklarında öğütülen yığınların
aydınlatılmasının derdini yüklenmiş olmanın akılla izahı yoksa, açıkça
delilliktir. Yazmanın deliliği… Bütün olumsuzluklarına rağmen tatlı, eğlenceli
bir delilik olduğunu itiraf etmekte sakınca görmüyorum. Bu kadar eğlenmenin
ortasında beynini kurcalayan karamsarlık ile arada sana uğrayan umutsuzluk niye,
soracağınızı da biliyorum.
Bütün doğumlar ve öncesindeki sancılar heyecanlıdır. Etrafına gülücükler
dağıtır doğum öncesi her kim ise, sonrasında ise ferahlamanın getirdiği huzuru.
Her doğum öncesinin heyecanı ve sonrasının huzuru sanatçı için de geçerlidir.
Ancak sıradanlaşan yeni sancılar ve sonrası doğumlar belki de alışkanlığa
dönüşmesinin tehlikesini de bünyesinde taşımaya başlıyor.
Baharın serinliği yerini ılıklığa, sonrasında gün dönümüne yakın, yazın
sıcaklığına bırakacak. Akışında ritmik yürüyen doğanın döngüsünün zarafeti ve
sabrı insanlarda olmayınca her şey karışıyor, darda duman oluyor. Doğanın
ahenginden alınacak dersler insanın sanatsal yaratıcılığıyla ve üretkenliğiyle
bütünleştiğinde kendiliğinden oluşmuş hissi veren ürünün zarafeti, inceliği ile
ruhun huzura erişine tanıklık ederiz. Bütün mesele sabırlı olmaktan geçer.
Asırlardır; üretilen, yenilenen, değişen, değiştirilen, farklı biçimlere
bürünen ve hayranlık derecesinde var olanı korumak önceliğimiz olmalıdır.
Ancak; her talanın, her yağmanın, her yıkımın, her yok edişin ilk hedefi
asırların emaneti sanata yönelik olması, bozkıra dönüşen alanların sıkıcılığa dönüşmesidir. Ölümün doğal
yasasının gasp edilip, kullanılması ve insanlığı zehirlemesi gibi, sanatsal var
oluşların kendi doğallığı içerisindeki varlığına tahammülsüzlük ölümcüldür.
Sanatın;
olmadığı, yeşermediği , dal budak salmadığı, benliğe sinmediği, düşünmeye
sirayet etmediği, duyulara dokunmadığı, zevklerin arasında kendini
hissettirmediği hiçbir toplum yaşam ve gelecek adına sağlıklı beklentiler
içerisinde olamaz.
Duyguların köreldiği, zevklerin donuklaştığı, renklerin solduğu,
sözcüklerin kirletildiği bir toplumun estetiği yok olduğundan etiğini boşuna
aramayın. Estetik ve etikten yoksun bir toplum hümanizmin kıyısından bile
geçemeyeceğinden çürümüş, öylesine var olan, amaçsız bir sürüden farksız ruhsuz
“insan” yığınlarından başka bir şey değildir.
Bir oyundan ibaret olan yaşamın bize kazandırdığı ve bırakacağı tek şey
bilgi ve bellektir. Her ikisi de geridekilere emanet olarak kalıyor. Ölümün
eşitliğindeki insanın bu kadar kibirli olmasının açıklamasını da yapmakta
zorlanıyorum.
Ressamın çizgileri, şairin dizeleri, müzisyenin tınıları, heykeltıraşın
zarafeti, edebiyatçının duyarlılıkları…ile çoğalan bir toplumun incelikleri,
nezaketleri gözlerdeki ışıltıya, yüzlerdeki gülümsemeye, ruhlardaki coşkuya,
yaşamlardaki sevince dönüşür. Her birinin özenle ilmek ilmek ördüğü, dokuduğu
sanatsal eserlerin yüreklerdeki sevgiyi çoğaltmasının heyecanı yaşamların
körleşmesinin panzehiri olabilir.
Sanatsız kişi veya topluma hiçbir illet uğramaz. Çünkü pisliklerinden;
derileri, ruhları, beyinleri, duyguları, düşünceleri kaşarlandığından delip
geçemez. İnsanı besleyen, insanı insani hale sürükleyen, yükselten sanatsal
gücü, yaratıcılığı ve üretkenliğidir. ” Sanatçılar nesli tükenmekte olan bir
çeşit yaratıklardır. Tükenmemeleri ve hastalıklarının yayılmaması için
karantinaya alınmalıdırlar.”
Sanatsal her dokunuş, davranış sözcükleri inceltir. Bu şu anlama
gelmesin; her sanatçı özeldir, dokunulmazdır. Ayrıca her “sanatçının” etik
olması, estetikle buluşması, hümanist düşünmesi yanılgısına asla sürüklenmeyin.
Benim kastettiğim; ruhunu aydınlatmış, yüreğini narinleştirmiş, beynini
doğmalardan arındırmış kişilerdir. “Sanatçı” cakası içerisinde, pozlarına
bürünen, bulunmaz Hint kumaşı misali ortalarda dolanan taifeden söz etme gereği
duymuyorum.
İyi bir sanatçı modern zamanların dervişidir. Sanatçıda bir dervişin;
sabrı, dirayeti ve asaleti olmalıdır. Anlık tepkiler, anlık çığlıkların
ötesinde sabırlı duruşuyla yıkıma engel olabilir. Kötülük her tarafı sarmış,
ele geçirmiş, kılcal damarlara sirayet edip, toplumun çoğunluğu aptallaşmışken
sanatçı bunların dışında kalıp, direnç gösterici olmalıdır.